|
|
![]() ![]() |
|
| |
| ANASAYFA |
Hz.Mevlânâ - Mevlevi | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
ÖNSÖZ
Mûsikî tarihi, insanlık tarihi
kadar eskidir. Bilim adamları insanların konuşmayı bilmedikleri
devirde duygu ve düşüncelerini mûsikî ile anlattıklarını
söylüyorlar. Mûsikînin dinden doğduğu düşüncesi de bugün mûsikî
tarihçileri, felsefeciler ve sosyologlar tarafından
benimsenmektedir.
İlkel toplumlarda mûsikî bir
ibâdet, insanları Yüce Yaratıcı’ ya ulaştıran bir olgu, hatta
Tanrı'nın insanlara bir lûtfu kabul edilirdi.
Totemizm, Şamanizm, Animizm gibi
dinlerde mûsikînin önemli rolü vardı. Bu dinlerin etkisindeki
toplumlarda müzisyenler aynı zamanda din adamlarıydılar. İslâmiyet’
i kabûlden önce atalarımızın dini olan Şamanizm’de “kam”, “baksı” ya
da “şaman” denilen din adamları ellerindeki çalgı ile çalıp
söyleyerek dînî mesajlarını iletirlerdi.
İslâmiyet de bu sanatın karşısında
olmamıştır. Ancak her olgu gibi mûsikînin de iyi ve doğru yolda; iyi
ve doğru duyguları hissettirip, ortaya çıkaracak şekilde
kullanılması istenmiştir.
İslâm Peygamberi Hz. Muhammed
(s.a.s.), Kur’an’ın güzel sesle ve bir kaideye bağlı âhenkle
okunmasını emretmiştir. Tecvid ve kıraat böylece doğmuştur ki, bu
ilimlerin mûsikî ile yakın ilişkileri vardır.
Mûsikî, İslâmiyet’i kabûlden sonra
da müslüman Türkler’in yaşamlarının her safhasında önce olduğu gibi
yer almaya devam etmiştir. Düğünlerde, bayramlarda, asker uğurlama
ve karşılama törenlerinde, her türlü dînî törenlerde, hatta
savaşlarda bile mûsikî yer almıştır.
Dînî Türk Mûsikîsi icrâ edildiği
mekânlara göre Câmi Mûsikîsi ve Tekke Mûsikîsi başlıkları altında
ikiye ayrılabilir. Birbirine yakın bu iki türden Tekke Mûsikîsi’nde
insan seslerinin yanı sıra enstrümanlara da yer verilmiştir. Câmi
Mûsikîsi’ nde ise enstrüman kullanılmaz. Ezan, kaamet, salâ,
salâtü’s-selâm, mi’râciye, mevlîd, tekbîr, temcîd, tesbîh, mahfel
sürmesi, münâcaat gibi câmiye ait formlarla; mevlevî âyini, nefes,
durak gibi tekkeye ait formlar ve her iki mekânda da ortak
kullanılan ilâhi, tevşîh, şugl, na’ t gibi formlar Dînî Türk
Mûsikîsi’ ni oluşturur.
Câmi Mûsikîsi eserlerinde görülen
zâhidâne, ağır başlı üslûp, Tekke Mûsikîsi eserlerinde yerini
tasavvufî bir coşkuya bırakır. Bu coşkulu oluşumda bir çok tarikatta
yer alan ve mûsikî eşliğinde yapılan “zikir” in rol oynadığı
söylenebilir.
Tekke Mûsikîsi formlarından en
gelişmiş olanı Mevlevi Âyinleri’ dir. Bu eserler aynı zamanda tüm
Türk Mûsikîsi’ nin en geniş, en sanatlı ve en önemli
eserleridir.
Mevlevî Âyinleri; Hz.Mevlânâ’ nın
ebedî âleme intikâlinden sonra ona ve onun düşüncelerine âşık
insanların kurdukları “Mevlevîlik” tarîkatının ürünleridir. Bu
yüzden kitabımıza Hz.Mevlânâ ve Mevlevîliği anlatarak başladık.
Kitabımız bir Mevlânâ biyografisi yahut bir Mevlevîlik araştırması
olmadığından bu bölümlerde genel ve üzerinde ittifak edilen
bilgilere yer verdik. Mümkün olduğunca ayrıntılardan uzak durmaya
çalıştık.
Mevlevî Âyinleri’nin bestelenmesine
sebep olan Semâ’ Töreni’ni anlatırken semâ’ fotoğraflarıyla konunun
anlaşılırlığını arttırmaya gayret ettik. Çünkü Mevlevî Âyini form
olarak Semâ’ Töreni’nden hareket almakta; her kısmı Semâ’ Töreni’nin
bir kısmını mânâ ve biçim yönünden yansıtmaktadır.
Hiç şüphe yok ki, Mevlevî Âyinleri
konusu bir değil yüzlerce kitap konusu olabilecek, üzerine ciltlerce
eserler yazılabilecek kadar geniştir. Biz burada Mevlevî
Âyinleri’nin temel özelliklerini araştırıp ortaya koymaya
uğraştık.
Bu konuda yazılmış eserlerin
tamamına yakınını inceledik. Pek çok bilgiye de Mevlevî Âyinleri’
nin bizzat kendilerini inceleyerek ulaşabildik.
Mevlevî Âyini bestekârlarının doğum
- ölüm tarihlerini tespitte hicrî tarih bildiren kaynaklara ve varsa
ebced hesabıyla düşürülen tarih dizelerine yönelip, onları
titizlikle milâdî tarihe çevirdik. Burada karşımıza çıkan hicrî
yılın, milâdî yılın bir değil çoğu kez iki yılına karşılık gelmesi
problemini her iki yılı da yazıp; kuvvetle muhtemel olan uzun yılın
altını çizmek sûretiyle çözmeyi uygun gördük. Bir örnek vermek
gerekirse:
Dellâlzâde İsmâil Efendi hicrî 1212
yılında doğmuştur. Ölümü için Hâfız’ın mezar taşına düşürdüğü tarih
mısrâı ise hicrî 1286’ ya karşılık gelir.
“Huld’ü Dellâlzâde’ye dâim mekân
ede Hudâ” H.1286
H.1212 yılı milâdi 1797 yılının 26
Haziran’ında başlayıp, 1798 yılının 14 Haziran’ında biter.
Dolayısıyla doğumu 1797-1798 yıllarından birisi olup çok az da olsa
1797 olma ihtimali daha fazladır.
Ölümü olan H.1286 yılı ise milâdi
1869 yılının 13 Nisan’ında başlayıp, 1870 yılının 2 Nisan’ında son
bulur. Dolayısıyla ölümü 1869- 1870 yılarından birisi olup, büyük
ihtimalle 1869 yılıdır. (Kitapta verilen cetvel incelenirse her iki
yılın da yazılmış, ihtimâli yüksek olan yılların altının çizilmiş
olduğu görülür).
Yine Mevlevî Âyini bestekârlarını
listelerken vefât etmiş olanlarla yaşayanları ayrı ayrı sıralamayı
uygun gördük Vefât etmiş olanları ölüm tarihlerine, yaşayanları ise
doğum tarihlerine göre sıraladık.
Bestelenmiş bütün Mevlevî
Âyinleri’ne hakkında ne söyleniyor olursa olsun kitapta yer verdik.
Forma uygunluğu, geleneğe uygunluğu konusunda hiçbir ayırıma
gitmeyip bunu müzikolog ve icrâcıların yorumlarına bıraktık.
A -
Hz.MEVLÂNÂ
1- Hayâtı
Hz.Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde
eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan sınırları içinde
bulunan - Belh şehrinde doğdu [1]. Asıl adı Muhammed Celâleddin’dir
[2].
Âlimlerle dolu bir ailenin
çocuğuydu. Büyükbabası Hüseyin Hatibî, yaşadığı devrin büyük
bilginlerindendi. Babası Bahâeddin Veled ise “Sultânü’l Ulemâ -
Âlimler Sultânı” diye anılırdı [3].
Sultânü’l Ulemâ, sözünü kimseden
sakınmayan dürüst bir insandı. Okuttuğu derslerinde ve vaazlarında
doğru bildiği her şeyi hiçbir sınır tanımaksızın söylerdi. Bu
sebeple başta Fahreddin Râzî olmak üzere devrin diğer bilginleriyle
ve Sultan Harezmşah’la arası açıldı. Bu arada gerçekleşen kanlı
moğol istilâsı da onun Belh ile bağlarının kopmasına sebep oldu.
1212-1213 yıllarında ailesi ve yakın dostları ile beraber Belh’ten
ayrıldılar. Hz.Mevlânâ bu esnâda 5-6 yaşlarındaydı [4].
On yıla yakın bir zaman süren bu
yolculuk esnasında Bahâeddin Veled, devrin önemli kültür
merkezlerini dolaşmış, buralarda âlimlerle fikir alışverişlerinde
bulunmuştur.
Bahâeddin Veled, artık evlenme
çağına gelmiş olan oğlu Celâleddin’i (Hz.Mevlânâ’yı), 1225 yılında
Semerkand’lı Hoca Şerâfeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile
evlendirdi.
Hz.Mevlânâ’nın ölümünden sonra
Mevlevîlik Tarikatı’nı kuran “Sultan Veled” diye tanıdığımız oğlu
Bahâeddin’de burada doğmuştur [6].
Yedi yıldır Karaman’da ikamet
etmekte olan babası Bahâeddin Veled’in şöhreti doğruluğu, fazîleti
ve sözünün tesiri gittikçe yayılıyordu. Anadolu Selçuklu sultanı
Alâeddin Keykûbat, bu şöhretli âlimi dâvet etti. 3 Mayıs 1228
tarihinde Konya’ya gelip yerleştiler. Başta Sultan Alâeddin olmak
üzere devrin ileri gelenleri ve halk tarafından büyük ilgi, saygı ve
sevgi ile karşılandılar [7].
Burada vaaz ve dersleri ile
etrafını aydınlatan Bahâeddin Veled, 24 Şubat 1231 tarihinde ebedî
aleme göçtü. Bu esnâda 24 yaşında olan Hz.Mevlânâ, babasının
vasiyeti, dostlarının ve halkın ısrarları ile onun yerine ders
okutmaya başladı [8].
Mevlânâ babasından sonra bir yıl
kadar mürşîdsiz kaldı. Seyyid Burhâneddin Muhakkık Tirmîzî Konya’ya
gelince onun mânevî terbiyesi altına girdi.
Seyyid Burhâneddin, ilmi ve irfânı
yüksek bir mürşiddi. Aynı zamanda Sultânü’ l Ulemâ’nın da öğrencisi
ve halifesiydi.
Hz.Mevlânâ dokuz yıl onun ilminden,
irfânından feyz aldı, pişti, olgunlaştı. Yüksek ilimlerde daha çok
derinleşmek için Seyyid Burhâneddin’in izniyle Halep’e ve Şam’a
gitti.
Yedi yıl süren bu seyahatten sonra
Konya’ya dönen Mevlânâ, mürşîdi tarafından takdîr ve taltîf edilip,
irşadla görevlendirildi. Babasının ve dedelerinin usûlüne uyarak beş
yıl kadar ders okuttu, vaaz etti. Rivâyetlere göre yüzlerce talebesi
ve binlerce mürîdi vardı.
1244 yılında Konya’ya gelen
Şemseddin Tebrîzî adlı bir zat, onun ilimle dolu dünyasında “aşk”
ile yepyeni ufuklar açtı [9].
Bu iki ilâhî âşık, bir müddet
yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamen Hakk’a verdiler.
Günlerce, gecelerce sohbetlere daldılar. Birbirlerinde kendilerini
ve Yüce Allah’ın eşsiz güzelliklerinin tecellîlerini gördüler.
Buluştuklarında Hz.Mevlânâ 38, Hz.Şems 60 yaşlarında idiler.
Artık Mevlânâ bütün zamanını Şems
ile sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı idrâk etmekten âciz olanlar,
Hz.Mevlânâ’nın Şems’e olan ilgisini kıskanarak, ileri geri konuşmaya
başladılar. Bu sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında Konya’yı
terk edip Şam’a gitti [10].
Şems gidince Hz.Mevlânâ derin
üzüntülere boğuldu. Şems’i tedirgin ederek uzaklaşmasına neden
olanlar da Mevlânâ’nın bu hâli karşısında pişmân oldular.
Hz.Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu
Sultan Veled’in de bulunduğu bir kâfileyi Şam’a gönderdi. Şems
mektubu okudu ve Hz.Mevlânâ’nın dâvetini geri çevirmeyerek 1247
yılında Konya’ ya döndü [11].
Şems’in dönmesine herkes sevindi.
Hz.Mevlânâ artık gülüyor, ziyâfetler veriyor, sema’ meclisleri
düzenliyordu. Şems’le sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu.
Fakat bu huzurlu günler uzun
sürmedi. Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar yeniden
başladı.
1247-1248 yılında Şems aniden
kayboldu [12]. Onu bir daha ne gören, ne de izini bulan olmadı.
Hz.Mevlânâ, Şems’i çok aradı.
Ayrılığın büyük acısıyla şiirler söyledi, gözyaşları döktü. İki kere
Şam’a gittiyse de izine rastlayamadı. Şems’in bedenî varlığını
bulamayan Hz.Mevlânâ, onu mânâ yönünden kendinde buldu ve aramaktan
vazgeçti. Bir şiirinde şöyle der:
Hz.Mevlânâ, Şems’ten sonra
kendisine dost ve halîfe olarak Selâhaddin Zerkûbî’yi seçti. Bu
zatla sohbetlerde bulundu. Artık rûhen mânevî bir âlemde
yaşadığından mürîdlerinin irşâd ve terbiyesi ile ilgilenmedi. Bunun
için en güvendiği ehil dostu Şeyh Selâhaddin’i görevlendirdi
[13].
On yıl kadar sonra Şeyh
Selâhaddin’in de ebedî âleme intikâliyle Hz.Mevlânâ sırdaşlığını
Çelebi Hüsâmeddin’le sürdürdü. Bu dönemde insanlık tarihinin en
büyük mîrâsı arasına girmiş olan Mesnevî’si vücûda geldi [14].
Hz.Mevlânâ Çelebi Hüsâmeddin’in
sohbetiyle ülfet ederken, ansızın yıkıcı bir hummâya yakalandı.
Hekimlerin çabaları fayda vermedi. 17 Aralık 1273 Pazar günü o
mârifet güneşi gayb âlemine göç buyurdu [15].
2 -
Düşünceleri
Hz.Mevlânâ için ölüm, sevgiliye
kavuşmaktır. Bir gazelinde ölüm hakkında şöyle der:
Hz.Mevlânâ, hayatı boyunca Kur’an
hükümlerinin âdâbına riâyet ederek, Allah’ ın haram kıldığı
şeylerden çekinmiş; kendi ilmini, irfânını, benliğini, hâsılı tüm
varlığını Hz.Muhammed’in varlığında yok etmiş, gerçek takvâ sahibi
bir şahsiyettir.
Mesnevî’nin V.Cildinde şöyle
der:
Şerîat muma benzer, yol gösterir; ele mum almadan yol alınmaz. Yoldan yürüyüp gittin mi, bu gidişin, bu yürüyüşün tarîkattır. Ulaştın mı, gideceğin yere vardın mı, maksadına eriştin mi, bu da hakîkattır... Şerîat bilgidir; tarikat iş, güç, kulluk; hakîkatse, Allah’ a ulaşmaktır. Şu rubâîsinde de Kur’an-ı Kerim ve
Hz.Muhammed’e bağlılığını apaçık ortaya koyar;
Hz.Mevlânâ’nın tasavvufu hiçbir
zaman bir bilgi sistemi yâhut hayâlî bir idealizm değildir. Onun
tasavvufu irfân, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır. Gâye
kulluk ve yokluktur.
O, hayatın bütün gerçeklerini kabûl
eder. Miskinliği, hayattan el-etek çekmeyi reddeder. Ona göre dünyâ,
Allah’tan gâfil olmaktır, hayâtın gerçekleri değil...
Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda
varlığın, yaratılışın, hayatın mânâsı aşktır.
Aşk ise Allah’ın vasıflarındandır.
O’ndan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın
sebebi, bütün hastalıkların tabîbi, bencilliğin devası, elemlerin
merhemi İlâhî Aşk’tır [19].
Hz.Mevlânâ’ya göre insan, duygu ve
düşüncelerden ibârettir. Bir şiirinde şöyle der:
Hz.Mevlânâ’nın kâinâtı kucaklayan
insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah’a olan hudutsuz aşkının ve
Muhammedî feyze tam mazhâr oluşunun tabîî netîcesidir.
O, Müslümanlığın üzerinde
hassâsiyetle durduğu “insan yaratılmışların en şereflisidir”
düstûrunun şuuruyla insanları kucaklar, yaratılmışları âşık olduğu
yaratandan ötürü bir nefs mücâdelesine girmeden rahatlıkla hoş görür
[20].
Hz.Mevlânâ’nın tüm insanlara
vasiyeti ile bu bölümü noktalıyoruz.
3 -
Eserleri
Hz.Mevlânâ’nın en büyük eseri,
Türk- İslâm sanatının şaheserlerinin başında gelen Mesnevî’sidir.
25000’i aşkın beyitten oluşan bu eserde, İslâm düşüncesi
çeşitli hikâye ve darb-ı mesellerle anlatılmaktadır. Form
gereği arûzun “fâilatün/ fâilatün/ fâilün” vezniyle ölçülmüş olan
eserin beyitleri kendi aralarında kâfiyelidir. Mesnevî’nin ilk 18
beyti Hz.Mevlânâ’nın bizzat kendisi tarafından yazılmış, kalanı ise
Çelebi Hüsâmeddin tarafından kaleme alınmıştır [22].
Muhtelif zamanlarda söylediği
gazelleri Dîvân-ı Kebîr yahut Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî adlarıyla
toplanmıştır. (Hz.Mevlânâ kendisini Şems-i Tebrîzî ile bir kabûl
ettiğinden, şiirlerinde Şems-i Tebrîzî mahlasını kullanmıştır).
Arûzun çeşitli kalıplarının kullanıldığı bu şiirlerde, muhtelif
konular işlenir [23].
Dörtlükleri de Rubâiyyât başlığı
altında toplanmıştır [24].
Fîhi-mâ-fîh, Hz.Mevlânâ’nın
sohbetlerinin not edilmesinden meydana gelmiş Farsça mensûr
eseridir. Bu eserde âyetler tefsîr edilmiş, hadîsler şerhedilmiş,
böylece tasavvufî dünya ve ahiret görüşleri amel, ahlâk, ibâdet
konuları hikâyelere bağlanarak anlatılmıştır [25].
Hz.Mevlânâ’nın bir diğer eseri de
yedi vaazının veya öğüdünün not edilmesiyle meydana gelen
Arapça-Farsça mensûr eseri Mecâlis-i Seb’a’ dır. Bu vaazların Şems-i
Tebrîzî ile buluşmadan önce Konya câmilerinde oğlu Sultan Veled ve
diğer kâtipler tarafından yazıldığı rivâyet olunur [26].
Mektûbât da Hz.Mevlânâ’nın mensûr
eserlerindendir. Başta Alâeddin Keykûbat olmak üzere Selçuklu
Devleti’nin ileri gelenlerine, dostlarına herhangi bir konu ile
ilgili olarak yazdığı 145 mektubun bir araya getirilmesiyle
oluşturulmuştur [27].
Hz.Mevlânâ’nın gerek mensûr ve
gerekse de manzûm tüm eserlerinde; olağanüstü bir akıcılık gözlenir.
Üslûbu süslü fakat anlaşılırdır. Âyetler, hadîsler hikâyelerle
açıklanmış; konular zevkle takip edilir bir hâle getirilmiştir.
B -
MEVLEVÎLİK
1- Kuruluşu
Ölüm gününü Hakk’la vuslat,
sevgiliye kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp,
sonsuzluk âlemine doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini
benimseyenler büyük acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled,
Çelebi Hüsâmeddin ve diğerleri...
Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve
yaşantısı kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el
olmalıydı. İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel
ahlâka yani İslâm’a çağıran bir el...
İslâm Peygamberi, yaratılmışların
en yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı
çağrıyı Hz.Mevlânâ da yineliyordu.
Çelebi Hüsâmeddin döneminde
başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında
toplanan Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar
ve sistemini oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular,
vakıflar sağladılar, insanların gönüllerine ışık götürdüler
[29].
Çok uzun bir süre geçmemesine
rağmen Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde
toplanmaya başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na,
Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık
padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan
III.Selîm, Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı
sultanları mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar.
Aşk, sınır tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...
2 - Çile
Sistemi
Mevlevîlik, mânevî bir eğitim
sistemi olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren “çile”
denilen bir eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
Mevlevî olmaya karar veren kişi
gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri
anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa “matbah” denilen eğitim
bölümünde, kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan
postta üç gün oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı
eğik olarak oturan aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet
olmadıkça konuşmaz, mecbûr olmadıkça posttan kalkıp bir yere
gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar, kararında durduğunu söylerse,
geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür işlerine bakardı. On
sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel kıyafetleri
giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.
Çile esnasında ortalığı silip
süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak
gibi günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema’ meşk eder, mesnevî
okur, kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi
mûsikî sanatı ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel
sanatlarla ilgilenirdi. Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre
sahibi olmuş “dede” ler nezâret ederdi [30].
3 -
Mevlevîlik ve Sanat
İslâm dininde mûsikî ve raksla
ilgili ilk belgelere Meraga’lı Abdülkâdir’in Makâsidü’l Elhân
adındaki eserinde, sema’a ise mîlâdî X.yüzyıldan itibaren bazı
kaynaklarda rastlanır [31].
Mevlânâ’nın büyük bir din ve sanat
bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri vardı. Sofiyane
vecd ve isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş
olan gönlünü şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın ulviyet ve
kudsiyetinde eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî
hâdiselerin üstünde tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle “Elest
Bezmi’nin âvâzesi” diye târif etmişti. Bu yüzden mevlevihâneler,
mânevî eğitim işlevlerinin yanı sıra devrin güzel sanatlar
akademileri yahut konservatuarlarıydılar [32].
Mevlevîlerin zikri olan sema’,
mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde nazarî ve
amelî mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk Mûsikîsi’nin en
büyük bestekârları mevlevîhânelerden yetişmişlerdir. Bu eğitimin
yanı sıra edvârlar ve muhtelif nota mecmuaları tertip edilerek,
eserlerin gelecek nesillere intikâli de sağlanmıştır.
Mûsikî sanatımız üzerinde
Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, “Türk Klâsik Müziği
mevlevîhânelerde gelişmiştir” denebilir.
Nefî, Neşâti, Fasih Ahmed Dede,
Esrâr Dede, Nâbi, Şeyh Gâlib gibi divân edebiyatımızın büyük
şairleri de mevlevîdirler [33].
Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda gâye
aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle -yani iç
âlemiyle- ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk kaidelerinin en
yücelerine ulaşmayı hedef almıştır. Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir
tezâhür olan şiir, mûsikî, raks ve diğer güzel sanatlar insanı
kötülüklerden uzaklaştırıp, ilâhî amaca yaklaştıracak araçlar olarak
görülmüş, bu yüzden Mevlevîliğin önemli rükünleri hâline
gelmiştir.
4 - Semâ’
Töreni
Mevlevîlik deyince ilk akla gelen
semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin
dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir.
Hz.Mevlânâ zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve
tasavvûfî bir coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan
Sultan Veled ve Ulu Ârif Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil
Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir
nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve öğretilir olmuştur [34].
Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema’ Töreni’ ne daha sonra
sadece XVII.yüzyılda Nâ’t- ı Şerîf eklenmiştir [35].
Sema’, sembolik olarak, kâinatın
oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile
harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru
yönelişini ifâde eder [36].
Mutrıb ve semâzenlerin şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur [37]. Mutrıbdaki saz grubu
asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab,
kanun, tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında
bir neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün
mukaabeleyi kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle
usûl vurarak eseri okurlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil)
ile, bir diğeri de zilsiz def (bendir) ile usûle iştirak eder
[38].
Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le
başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan,
yaratılmışların en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın bir
şiiridir. XVII.yüzyılda bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan
Buhûrîzâde Mustafa Efendi’nin Rast makamından bestelediği bu na’t-i,
na’t-hân ayakta ve sazsız okur. Na’t’i, kudüm darbları izler.
Bu Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. İslâm inanışına göre
Allah, insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi
ruhundan üfleyerek diriltmiştir. Na'’t’den sonra yapılan ney taksimi
işte bu ilâhî nefesi temsîl eder [39].
Taksimden sonra peşrevin başlaması ile şeyh efendi ve semâzenler, sema’ meydanında sağdan sola doğru dârevî bir yürüyüşe başlarlar. Semâ’ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir [40].
Postun tam karşısında Hatt-ı
İstivâ’nın sema’ meydanını kestiği noktaya gelen derviş burada da
baş keser ve Hatt-ı İstivâ’ya basmadan yürüyüşüne devam eder [43].
Üçüncü devrin sonunda şeyh
efendinin posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır. Bu
devirler, şeyh denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak
Hakîkat’i “İlm-el Yakîn” olarak bilişi, “Ayn-el Yakîn” olarak
görüşü, “Hakk-al Yakîn” olarak da O’na erişi sembolize eder
[44].
Kudümzenbaşının Devr-i
Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir
taksim yapar ve âyin çalınmaya başlar. Semâzenler tek tek şeyh
efendiden icâzet alıp, sema’a başlarlar [45]. Sema’, her birine
“selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından
idâre edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek
intizâmı temin eder [46].
I.Selâm, insanın kendi kulluğunu
idrâk etmesidir.
II.Selâm, Allah’ın büyüklüğü ve
kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.
III.Selâm bu hayranlık duygusunun
aşka dönüşmesidir.
IV.Selâm’ın başlaması ile
“postnişîn” yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını
açmadan sema’ a girer. Postundan sema’ meydanının ortasına kadar
dönerek gelir ve yine dönerek postuna gider. Buna “Post Semâ’ı”
denir.
Bu arada IV.Selâm bitmiş, Son
Peşrev ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim yapılmaktadır [48].
Şeyhin posttaki yerini almasıyla
Son Taksim de sona erer ve Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı
Şerîf” okunur. Son dualar, Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son
selamlaşmalarla Semâ’ Töreni sona erer. Şeyh Efendi’den sonra
semâzenler ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi
terkederler [49].
C - MEVLEVÎ
ÂYİNLERİ
1-
Özellikleri
Kitabımızın asıl konusunu teşkîl
eden Mevlevî Âyinleri, mevlevîhânelerde Sema’ Töreni (yani mukâbele)
esnasında “mutrıb” denilen mûsikî topluluğunun çalıp söylediği,
mevlevî bestekârlarca sema’a eşlik amacıyla bestelenmiş eserlere
denir.
Tıpkı Sema’ Töreni gibi Mevlevî
Âyini formunun da XV-XVI.yüzyıllarda kalıp halinde tespit edilip,
günümüze kadar gelen son şeklini aldığı söylenebilir.
Mevlevî Âyinleri’nin önemli
özelliklerinden biri farklı devirlerin ve farklı bestekârların
eserlerinin bir araya getirilebilmesidir. XV veya XVI.yüzyılda
bestelendiği sanılan Pencgâh Âyin-i Şerîf’in başında XIX.yüzyıl
bestekârlarımızdan Neyzen Sâlih Dede’nin peşrevinin çalınması yahut
bir âyinin başka bir âyinden alınan bölümlerle tamamlanması bu
duruma örnek olarak gösterilebilir.
Kendilerine has husûsiyetleri
aşağıda açıklanacak olan bu eserlerin ana bölümleri Hz.Mevlânâ’nın
Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr ve Rubâiyyat’ından alınmış Farsça
şiirlerinden bestelenir. Ender olarak bazı mevlevî şâirlerin
şiirlerine de yer verildiği görülmektedir. Bunlar arasında Sultan
Veled, Ulu Ârif Çelebi, Eflâkî Dede, Şeyh Gâlip, Molla Câmî, Şeyhî,
Semtî, Gâvsî Dede sayılabilir[50].
Ayrı âyinlerde aynı güftenin yer
aldığı da gözlenmektedir. Ama tüm âyinlerde Eflâkî Dede’ nin,
dörtlüğü mutlaka üçüncü selâmda
yürüksemâî usûlünden bestelenmiştir. Ayrıca yine tüm âyinlerin
IV.Selâm’ında (ki çoğunlukla II.Selâm ile aynıdır) Hz.Mevlânâ’nın
meşhur,
Bestekârları yaşayan Âyin-i Şerîfler
Bestekârı Bilinmeyen Diğer Âyin-i Şerîf’ler (Üç Beste-i Kadîm’den Başka)
2-
Bestekârları
Mevlevî Âyini besteleyebilmek
için iyi bir bestekâr olmak şarttır ama yeterli olmaz. Mevlevî
Âyini Bestekârının âyin rûhuna ve üslûbuna uygun eser yapabilmesi
için Hz.Mevlânâ’yı, Mevlevîliği ve Sema’ı iyi anlamış; kendinden
önce bestelenmiş olan âyinleri iyi incelemiş olması gerekir. Bu
şartlar sağlandıktan sonra Dîvân-ı Kebîr, Rubâiyyât ve Mesnevî’den
kullanılacak usûllere ve anlam bakımından birbirine uygun şiirler
seçilecek ve eser bestelenecektir.
Mevlevî Âyini bestekârları arasında yukarıda verdiğimiz list | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||